17 Şubat 2016 Tarihli HDP Grubu Önerisine Cevaben Konuşması

ÜMİT ÖZDAĞ (Gaziantep) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; olağanüstü günlerden geçiyoruz. Zamanda bir yolculuk yapsak ve Şubat 2016 tarihini tarihte bir günle kıyaslasak, bir dönemle, herhâlde Nisan 1914'e benzetebiliriz.

Sınırlarımızda her an kontrol dışına çıkabilecek gelişmeler olabilir. Dün buradaki konuşmamda hatırlayacaksınız belki; Mare düşecek, düşmek üzere demiştim, bugün düştü. Kontrol dışı gelişmeler dışında beklenmedik gelişmelerle de karşı karşıya kalabiliriz. Örneğin, dün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi sözcüsü Türkiye'yi PYD'yi vurduğu için eleştirdi. Alın size beklenmedik bir gelişme. Bu şartlar altında Hükûmet hâlâ Suriye'ye müdahale politikasını savunuyor.

Bakın, Dışişleri Bakanımız Reuters'e dün verdiği demeçte Türkiye'nin Suriye'ye bir kara müdahalesini savunduğunu, Suudi Arabistan'ın da kendilerini desteklediğini, bir Avrupa ülkesinin -adını açıklamıyor, muhtemelen Almanya- böyle bir operasyona destek verdiğini ama koalisyon içinde karşı çıkanların olduğunu söyledi, kastettiği Amerika Birleşik Devletleri'ydi.

Tabii, biraz önce Nisan 1914'le karşılaştırdım ama Nisan 1914'ten farklı bir durum da var, o da: Türkiye Suriye'de hem Rusya'yla karşı karşıya hem de Amerika Birleşik Devletleri'yle karşı karşıya. Türk Dışişleri Bakanlığı sözcüsü birkaç gün önce bir açıklama yaptı ve dedi ki: "Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'yi PYD'yle aynı kefeye koyuyor." NATO müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri, Dışişleri Bakanlığının Sözcüsüne göre Türkiye'yi bir terör örgütüyle aynı kefeye koyuyor. Tabii, bundan herhâlde bazı sonuçlar çıkaracak Hükûmet.

Öte yandan, Rusya'nın da PYD'ye ve PKK'ya silah yardımı yaptığını biliyoruz, ortak çalışıyorlar. Rusya ve ABD, PYD'nin müttefiki hâline gelmiş, izlenen politikalar sonucunda. Bizim de müttefikimiz bölgede Suudi Arabistan ve Katar. Doğrusu, bu durum size reel politika açısından başarılı bir reel politik gerçeklik gösteriyor mu? Yani gerçekten müttefik olarak Suudi Arabistan ve Katar'ı mı tercih edersiniz?

Rusya ve ABD Suriye'de Türkiye'yi dışlayan bir anlaşma yapmış olabilirler. ABD Kürtlere bir federe devlet, Rusya Suriye'nin geri kalanını alacağı bir senaryoya "Evet." demiş olabilir. Bu senaryo da çok muhtemel bir senaryo. Bu gelişme Türkiye'yi çok ağır baskı altında bırakacaktır. Türkiye'nin bu ağır baskıya karşı iki büyük gücü var. Bunlardan bir tanesi demokrasisi. Bakın, "demokrasi", "demokrasi" diyoruz, ben demokrasiyi Türkiye'nin 1'inci ordusu, 2'nci ordusu, 3'üncü ordusu kadar büyük bir gücü olarak görüyorum. Bu bize büyük güç veriyor. İkincisi, millî birliğimiz. Millî birliğimizi de güçlendirmek yaşamsal bir öneme sahip. Bu noktada başkanlık rejimi tartışmaları, değerli milletvekilleri ve değerli AKP'li milletvekilleri, bu toplumu ağır bir şekilde bölüyor ve önümüzdeki dönemde daha da bölecek. Bu süreçte yaşanan tartışmalar Türkiye'de kaçınılmaz olarak otoriterleşme ve diktatörlük tartışmalarını da güçlendirecek.

Şimdi, Cumhurbaşkanı mülki idare amirleriyle bir toplantı yaptı birkaç gün önce ve dedi ki: "Mevzuatı çiğneyin." Şaka yapmıyor, yani "Yasaları çiğneyin." diyor. Şimdi, bu zihniyet bir de başkan olursa, doğrusu, biz muhalefet olarak -kendinizi bir an bizim yerimize koyun- korkmakta haklı mıyız, değil miyiz? Ama böyle bir süreç sadece içeride olmayacak, bakın, dışarıda da diktatörlük tartışmaları yapılacak ve Türkiye'yi zaafa uğratmak için bu tartışmalar kullanılacak. Ve dikkat edin, son elli senenin tarihinde Batı hangi ülkeye saldırdıysa önce o ülkede siyasal rejim bir dikta rejimi olmakla suçlandı.

Sayın milletvekilleri, demokrasimizi ve millî birliğimizi zaafa uğratmamak için başkanlık sistemi konusundaki taleplerden vazgeçilmesinin bir millî güvenlik meselesi olduğunu düşünüyorum ve bu değerlendirmeyi sizin de kendi aranızda yapmanızın faydalı olacağına, doğrusu, inanıyorum.

Öte yandan, millî güvenliğimizi sağlamak için Suriye politikamızı da kökten değiştirmemiz gerekiyor. Suriye parçalanırsa, bir gün demokrat olacak bir Suriye olmayacak. Onun için, Türkiye'nin önceliği Suriye'de demokrasi değil, Suriye'nin toprak bütünlüğüdür. Türkiye Suriye'de toprak bütünlüğünü sağlayan ve ılımlı muhalefeti de sistem içine sokan bir politikayı öncelemelidir. Böyle bir Suriye Rusya ve İran'ın etkisinde olabilir ama bu bile parçalanmış bir Suriye'den daha çok Türkiye'nin menfaatlerine uygundur ve nasıl olsa böyle bir Suriye, zaman içerisinde tekrar Türkiye'yle iyi ilişkiler kurmak zorunda olan bir Suriye hâline gelecektir. İktidar partisi artık kendisine bu soruyu sormalı: Parçalanmış bir Suriye istiyor musunuz? Bu politikaya devam edin. Eğer toprak bütünlüğünü istiyorsanız Suriye'nin, bu politikanızı değiştirin.

Bunlar yapılırken PKK'yı aşmak için de artık asayiş sağlama operasyonlarından kapsamlı bir terörle mücadele stratejisine geçmenizin zamanı geldi. Hukuk içinde mücadele çok önemli.

Bakın, biz aylardan beri bir şeyin altını çiziyoruz, sıkıyönetim. Bunu boşuna söylemiyoruz, bunu sahayla konuşarak söylüyoruz. Şimdi, Fransa'da olağanüstü hâl tekrar uzatılıyor. Kendi kendinize sorun: Paris'te mi hayat daha olağanüstü yoksa Güneydoğu Anadolu'da mı daha olağanüstü? Yoksa bu Fransızlar olağanüstü hâl manyağı gerzekler mi? Hiç işleri güçleri yok, olağanüstü hâl ilan ediyorlar gerekmezken. Eğer Güneydoğu Anadolu'daki duruma olağan hâl diyorsanız, o zaman bu değerlendirmede ciddi bir sıkıntı var.

Tabii, bu kürsüden Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığına ve Türkiye'nin toprak bütünlüğüne, Türkiye'nin millet bütünlüğüne sık sık saldırılar yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk polisi, Türk jandarması Güneydoğu Anadolu'da yaşayan Zaza ve Kürt kardeşlerimizle değil, PKK terör örgütüyle bir mücadele hâlinde. Bugün Şırnak'ta 14 mahalle var, 5 mahallesinde PKK hâkim, üç hafta önce bir çocuk doğdu, adını Mustafa Kemal koydu babası, Şırnak'ta, Mustafa Kemal Tatar. Allah analı babalı büyütsün. (MHP sıralarından alkışlar)

Bu arada -tabii, çok söylemiyoruz, konuşmuyoruz ama- devleti eleştirenlere bakıyoruz, devleti eleştirenlerin doktorlarımızın öldürülmesine ses çıkartmadığını, öğretmenlerimizin öldürülmesine ses çıkartmadığını, bebeklerimizin öldürülmesine ses çıkartmadığını, genç kızlarımızın otobüslerde yakılmasına, insanlarımızın AVM'lerde katledilmesine ses çıkarmadığını görüyoruz. Daha kötüsü, PKK'nın dağ kadrolarına aracılık yaptıklarını biliyoruz. Belki bazıları da PKK'nın dağ kadrolarından kentlere inip siyaset yapıyorlar.

Özetle, önümüzdeki dönem Türkiye açısından tarihinin en önemli ve en riskli dönemi olacak. Bana inanmıyorsanız Ağustosun 26 ve 27'sinde Davutoğlu'nun söylediği "Türkiye Cumhuriyeti devleti bir beka sorunu yaşıyor." sözünü lütfen dönüp bir okuyun, Cumhurbaşkanının muhtarlarla yapmış olduğu konuşmada açıklamış olduğu, Türkiye'nin tarihinin en riskli döneminden geçtiği açıklamasını lütfen tekrar okuyun.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÜMİT ÖZDAĞ (Devamla) - Dün söylediğim gibi Cumhurbaşkanının "Güneydoğu Anadolu'yu vatanlaştırmaya çalışıyoruz." dediğini tekrar hatırlayın ve ona göre bir siyaset belirleyin. Bu siyasetin temelinde de demokrasi ve millî birlik olmalı.