Türkeş'in Yol Arkadaşlığından Ümit Hoca'nın Yol Arkadaşlarına

Servet Şahin'in yazısı

Ümit Hoca'nın "Yol arkadaşları'nı gördünüz. Şahsen, sosyal medyada yayınlanmış binlerce yorumu okudum; Bir tanesinde bile,

"Özcan Yeniçeri/Yusuf Halaçoğlu Hocalarla ne işi vardı?" diyene rastlamadım.

Ümit Hoca, neden şimdi istifa etmiş de önceden etmemiş?

Ümit Hoca, niçin, delegeler imza verirlerken istifa etmemiş?

Ümit Hoca'nın karanlık ilişkileri varmış!

Daha bir sürü, kaynağı ve amacı belli teraneler.

Sahibinin sesi, malum şom ağızlılar korosu...

Bu tür dedikodular maalesef on sene öncesinde de vardı.

Ümit Hoca'yı ilk, Dünya Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayında, 1993 yılında tanıdım.

O zamanlar, çiçeği burnunda bir asistan idi; Henüz bir kahramanlık göstermediği için, babası, çok değerli Rahmetli Muzaffer Özdağ'dan dolayı tanıyorduk bizler O'nu.

Hafif topluca, yanakları al al, şevkli ve heyecanlı, kafasında, Kafkasya işi bir kalpak, güleç...., Kurultay'da, bin değerli şahsiyetin arasında, hiç yabancılık çekmeden, kendi aile efradı içerisinde dolaşırcasına çok rahat hareket eden cevval bir silüet....

Ümit Özdağ'ı ben böyle hatırlıyorum.

Aramızda ilgi çeken bir başka silüet daha vardı ki, hemen herkesin ilgi odağı idi: Sibirya'daki, Yakut Türklerinin Lideri Okan! Kılık kıyafet, Amerikan Western filmlerinden hatırladığımız kızılderili liderleri hatırlatıyor; Bir başka gözle baktığımızda da, eski Türk savaşçılarını andıran bir şahsiyet.

Ben ve arkadaşım, Okan Bey ile birer birer poz verdik.

Az ilerimizde duran Ümit Özdağ, koşarcasına tekrar yanımıza geldi, Okan Bey'i selamladı ve O'nunla kolkola girip fotoğraf çekindiler.

Ümit Hoca'yı, ikibinli yıllarda, televizyonlarda, aranılan, ünlü bir stratejist oluncaya kadar bir daha görmedim. Ancak, ikinci, üçüncü ve dördüncü kurultaylarda, Rahmetli Muzaffer Ağabey ile bir çok defalar yolumuz kesişti, komisyonlarda beraber olduk.

Muzaffer Özdağ, her türlü gururdan kibirden uzak, her haliyle Babacan ve gün görmüş, bir büyük Aksakal'ımız idi ve ben de dahil hemen herkes, O'na
"Muzaffer Ağabey" diye hitap ederdik ve çok memnun olurdu.

1996 yılında, dördüncü kurultay Ankara Dedeman'da idi. Kurultay'ın dört ana komisyonundan birisi "Uluslarası İlişkiler" idi. Komisyon Başkan'ı Prof. Bayram Kodaman, acil bir mevzudan dolayı gidince, Kurultay'ın Türkeş Bey namına sorumlu Başkanı Prof. A. Halûk Çay beni çağırarak " Servet, git komisyonu idare et" dedi.

Komisyonda, emekli generallerden sanatçılara, ünlü yazarlardan bilim adamlarına kadar bir çok ünlü şahsiyet ile birlikte, benim gibi, bir çok topluluk başkanı da yer almaktaydı.

O gün, Rahmetli Muzaffer Özdağ Ağabey ile, en yoğun beraberliğimizi yaşamıştık. Orada farkettim, Muzaffer Ağabey'in, özellikle Doğu Türkistan ve Uygur Türk'lerine çok önem atfetmesini.

Defalarca söz istedi ve en az dört kere, derin diplomat tavırlarıyla, Çin Ulusuna nasihatlar etti, komünist yönetimlerini kınadı; Çinlilerin, halk olarak "munis bir millet" olduklarını anlattı.

Muzaffer Ağabey'in adı nerede geçerse geçsin, ben hep O'nu, "munis" sıfatıyla hatırlarım.

O gün, bütün diğer komisyon çalışmaları akşamdan önce sonuçlanırken, bizim komisyon, Nevzat Yalçıntaş Hoca'nın Rusya, Muzaffer Ağabey'in Çin değerlendirmeleriyle, geç vakitlere kadar sürdü.

O gün, on saatlik bir komisyon başkanlığımda gösterdiğim performanstan dolayı, Nevzat Hoca'dan da, Muzaffer Ağabey'den de kucak dolusu aferin ve taltifler almış ve çok mutlu olmuştum.

Çok zaman geçmedi dördüncü Kurultay'ın ardından, Muzaffer Ağabey'i kaybetmiştik. Takdir-i İlahi !
Çok asil bir beyefendi idi, mekanı cennet olsun.

Kafkaslar'dan ve Orta Asya'dan çok göç aldık; Özellikle de, 93 harbi'nden itibaren. Rus, özellikle Türk soylulara çok çektirdi. 1917 komünist ihtilali ile birlikte, Türk'ün en büyük düşmanı
"Rus+komünizm" idi. 1950'lerden sonra, buna, bir de, "Çin+Komünizm" 
dahil oldu.

Komünist Rusya ve Çin, Hür Dünya'nın da başına bela idiler; İkinci dünya harbi'nden sonra, dünya, hızla, bloklaşma ve soğuk/sıcak savaş dönemlerine girdi.

NATO'ya girişimiz, ABD'ye yanaşmanız bundan idi.

Türk Milliyetçilerinin en kayda değer kalkış'ı, 3 Mayıs 1944 tarihinde, Rahmetli Nihal Atsız ve arkadaşlarının mahkeme edilişleri idi. Milli Şef İnönü
"Türkçü-Turancı" Nihal Atsız ve arkadaşlarının, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri bozacağını düşünerek, Türkçülerin, vatana ihanetten yargılanmalarını istiyordu.

Türk Milliyetçiliği, bu tarih ile birlikte, aksiyoner olacaktı. Türk Milliyetçilerinin en çok üzerinde durdukları husus "Esir Türkler" idi ve onların bağımsız yaşamaları, en büyük şiarımız idi.

NATO ve ABD ile olan ilişkilerimiz, Berlin Duvarı yıkılıncaya kadar, konjonktüre binaen, bu şekilde gelişti.

Esir Türk illerinden kaçıp gelenlerin, özellikle Türk Milliyetçileri nezdinde çok büyük bir değeri vardı; Hele, Aksakal birisini gördük mü, can kulağıyla dinlerdik O'nu. Esir Türklerden haber getiren soydaşlarımızdı onlar.

İlk gençlik yıllarımda, Çumra'da yaşlı bir Tahir Hakimimiz vardı; Rahmetli Başbuğumuz, O'nun elinden tutmuş ve okutup Hakim olmasına yardımcı olmuştu. Heyecanla, hem geldiği Esir Türk yurtlarını hem de Türkeş Bey ile olan münasebetlerini anlatır, bir ara coşar, göğsünü yumruklayarak 
"Türkeş'ten sonra, iki numaralı Turancıyım!" derdi bizlere övünerek.

Rahmetli Muzaffer Özdağ Ailesi de onlardandı; Kafkas Türklerinden idiler.

Rahmetli Muzaffer Özdağ, Rahmetli Başbuğumuz Alpaslan Türkeş'in "Yol ve Dava arkadaşı idi!

Ümit Hocamız( Anasına ATA'sına rahmet) babasının kemiklerini asla sızlatmadı; Bilakis, sadece ailesinin değil, bütün Türk Milliyetçilerinin, dışarıya karşı, sivil ya da resmi "yüz'ü oldu, yüz akı'mız oldu. Sadece MHP'lilerin değil, cumhuriyet'e ve Atatürk'e bağlı bütün insanlarımızın haklı bir beğenisini kazandı.

Milliyetçi Hareketin son on yılında, 
girebildiği bütün cephelerde, bıkmadan usanmadan, Türk Devletinin bekası ve Türk Milliyetçiliğinin ihyası hususunda korkusuzca, döne döne çarpıştı, savaştı; "Aferin" dahi beklemedi.

Ümit Hoca, 2011 milletvekili seçimlerinde İstanbul'dan oy alamamış diyorlar!

Bilinçli olarak 4. sıraya yerleştirilmiş bir Ümit Özdağ ya da bir başkası İstanbul'da ne yapabilirdi ki!!

Ümit Hoca, vatan müdafaasında, gerekirse cami de yıkılabilir demiş diyorlar!

Vatan, bayrak'tır, namus'tur, din'dir, iman'dır, şeref'tir, haysiyet'tir, Ezan'dır....Vatan yoksa, hiç bir şey yoktur; Bırakın insan yapısı binaları, Can'larımız vatan için helaldir! İngiliz müslümanları(!) bunu bilmezler!

Ümit Hoca, zamanında, bazı Ergenekoncularla görüşmüş diyorlar!

Ağız'a bakınız! F tipi Amerikan/Alman/ Vatikan ağzı! Paralelci dediklerinizin on sene önceki malum ağızları!

Ne Ergenekon kaldı ne de başka bir kumpas!

Bu tür iddiaları, o kadar oldu-bitti'ye rağmen, halâ dillendirmeye kalkışabilen, çakma eshabı kef uyurları'na, kripto F Tipi mensuplarına 
günaydın diyelim!

Şimdi, can alıcı soruya geliyorum:

Hal, hareket, davranış ve mücadelesiyle, pırıl pırıl bir gurur kaynağımıza, yüz akımıza, Türk Milliyetçiliğinin en ümitvar şahsiyetlerinden birisi Prof. Dr. Ümit Özdağ BEYEFENDİ'YE, Ülkücü olmayan değişik renklerdeki zevatın iddialarıyla çamur atmaya kalkan, akıl yoksunu dengesiz serseriler kim ya da kimlerin "Yol Arkadaşları'dırlar?

"Fethullah Hoca, velev ki kardinal olsun..."

"Atatürkçülerin devri bitti; Devir Fethullah Hoca devri..." diyenleri, Türk Milliyetçilerinin en mümtaz şahsiyetlerine küfür eden bu kişiliksizleri vitrinine almak, hangi aklın ve siyasi stratejinin aymazlığıdır?

Cevaplarını sizlere bırakıyorum.