9 Aralık 2015 Tarihli Basın Toplantısı

Değerli basın mensupları,

Ortadoğu’da büyük politikalar yapmayı, Şam’da Emevi Camii’nde Cuma namazı kılmayı hedefleyen, Suriye’de her köyle ne olup bittiğini haber almak durumunda olduğunu bildiğini iddia eden AKP Hükümeti, Diyarbakır’da bir haftadan bu yana bir sokağa Cumhuriyet savcısını sokamamaktadır. 1 Kasım seçimlerinden önce “AKP tek başına iktidar olmaz ise istikrarsızlık artar” diyerek halkı tehdit eden AKP’nin tek başına iktidarının Türkiye’ye ne kadar büyük bir istikrarsızlık getirdiğini hep birlikte görüyoruz. Gelişmeler, önümüzdeki dönemde istikrarsızlığın daha da artacağını gösteriyor. Halen Güneydoğu Anadolu’da bazı ilçelerde Açılım döneminde AKP’nin kök salmasına izin verdiği PKK terör örgütü mensupları ile çatışmalar devam etmektedir. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde 1 sokağa devlet 10 günden buyana girememektedir. Çatışmalardan dolayı 220 bin kişinin göç ettiği devlete yakın kaynaklar tarafından ileri sürülmektedir.  Şehir merkezlerine sızan ve devlet güçleri ile çatışmalara katılan terörist sayısı çok yüksektir. Özetle, Güneydoğu Anadolu’da medya manipülasyonu ve karartma ile çok kapsamlı ve şiddetli bir çatışma Türk Halkının gözünden kaçırılmaya çalışılmaktadır.

Önümüzdeki dönemde bu çatışmaların tırmanacağı anlaşılmaktadır. PKK terörü kent merkezli ayaklanmaları tetiklemek amacı ile tırmanırken, şimdiye değin vekaleten savaş anlayışı ile sürdürülen Suriye iç savaşı bölgesel  ve asaleten savaşa dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Doğu Akdeniz’de büyük bir donanma birikimi gerçekleşirken, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde başta olmak üzere 5 hava alanına müttefik askeri güçlerin konuşlanması ile ilgili görüşme ve çalışmalarda sürmektedir. Diğer bir ifade ile AKP, ülkemizde düşük yoğunluklu çatışma bölgesinin içine yabancı ülkelerin askerlerinin konuşlanması sürecine girmiştir. Bunun Türkiye’nin güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından ortaya çıkarabileceği sorunlar üzerinde düşünülmesi gerekmektedir. 

Değerli basın mensupları,    

Türkiye’de istikrarsızlığın artmasının en önemli dinamiklerinden birisini Türkiye’yi dünyanın mülteci merkezi haline getiren AKP politikalarıdır.  Bu politikaların önemli bir boyutunu da AB ile yapılan “Geri Dönüş Anlaşması” oluşturmaktadır.      

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye dönük iki yüzlü, bencil ve ülkemizi istismara dayanan politikaları şimdi de Avrupa Birliği ile yani atılım adı ile piyasaya sürülüyor. Daha da kötüsü AKP Hükümeti ve entelektüel ve siyasi anlamda iflas etmiş olan Türkiye’deki Avrupa Birliği lobisi, Brüksel’in iki yüzlü politikalarını Türk Milletine Avrupa Birliği ile yeni süreç ve Türklere AB ülkelerinde vize serbestliği diye sunmaya çalışmaktadır.

AB ile “Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni” ve “Geri Kabul Anlaşması”nın eş zamanlı olarak (16 Aralık 2013) imzalanması bir hataydı; zaman içerisinde ikisinin birbirinin karşılığı haline getirilmesi ise çok daha büyük bir hata, ciddi bir zafiyettir.

Gerçekte vize muafiyeti ve geri kabul anlaşması birbirinden ayrı, birlikte ele alınamayacak içerikte, birbirinden bağlantısız konulardır. AB’nin birini diğerinin şartı olarak masada tutması başlı başına haksızlıktır. Bu karşılıklılığın kabul edilmesi ise bir zafiyettir. Hükümet tarafından siyasi bir başarı olarak sunulduğu için dikkatler Avrupa’da vizesiz serbest dolaşıma çekildi. Sanki ön şartsız ve koşulsuz tanınan bir hak söz konusu. Halbuki hukuken çok ağır sorumluluklar yükleyen ve açıkça bir bedel olarak sunulan Geri Kabul Anlaşması üzerinde durulmalıydı.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının AB üyesi ülkelere vizesiz seyahat edebilmesinin karşılığı Türkiye’nin kendi ülkesinden transit olarak AB üyesi ülkelere düzensiz olarak geçen 3. ülke vatandaşı veya vatansız göçmenleri geri alma taahhüdü olamaz, olmamalıdır.

Birincisi, kurulan karşılıklılık öncelikli olarak Türkiye’ye temel haklarını kaybettirmiş durumda. Başbakan Davutoğlu’nun katıldığı Brüksel Zirvesi ile 51 yıllık AB sürecinde kazanılmış haklarımızdan biri olan vize serbestisi konusundaki haklarımızı inkar etmiş olduk. Brüksel Zirvesi sonrasında yayınlanan bildiri Adalet Divanı’nın vize serbestisiyle ilgili lehimize verdiği 58 kararı takip etmeyeceğimiz anlamına geliyor. Bu kararlar vizeyi zaten kaldırıyordu. Şimdi ise bir yıl öteleyerek ciddi bir hukuki sorumluluk olan Geri Kabul Anlaşması’nın uygulanmasına bağlanmış oldu. Bu ciddi bir geri adımdır. Üstelik hukuki haklarımızın takipçisi olmamak da Avrupalılık ile bağdaşır değil. 

İkincisi, Türkiye’nin vatandaşları lehine vize serbestisi çabasının karşılığı Avrupa’nın sınırlarına ulaşmış ve belki de uluslararası hukuktan kaynaklanan hakların arayışında olan 3. ülke vatandaşlarını onları kaçmış oldukları ülkeye teslim etmeyi taahhüt eden bir geri kabul anlaşması olamaz. İki meselenin aynı masada konuşulması gayri insani, gayri ahlakidir. Ölümden kaçarak bir şekilde Avrupa’ya ulaşan Asyalı ve Afrikalı insanlar Türkiye üzerinden ülkelerine iade edilecekse ve bunların bir kısmının orada idam edilme, işkenceye tabi tutulma, hapsedilme riskleri varsa ve iade edilemeyenler de kamplarda tutulacaksa Türkiye insaniyet namına vize serbestisinde bu karşılıklılığı kabul etmemelidir. AB insan pazarlığı yapıyor ama Türkiye bunun bir parçası olmamalı.

Üçüncüsü, Avrupa ülkelerinin insan hakları hukukunu hiçe sayarak egemenlik hakkı üzerinden hareket etme lüksü bulunmuyor. Avrupa iç ve dış güvenliği elbette önemseyebilir ancak demokrasi, insan hakları, özgürlük kavramlarını sadece kendi vatandaşlarına özgü haklar olarak görmekten de vazgeçmek zorunda. Keza sığınmacılar arasında Müslüman olanlar- olmayanlar, çalışabilir olanlar-olmayanlar, eğitimli olanlar-olmayanlar ayrımının yapılması en çok da Avrupalı liderlere yakışmıyor. Öte yandan sınırlara dikenli telden çit ve duvar inşa edilmesi, hendekler kazılması, Rabbit-S muhafız gücü oluşturulması, deniz sınırlarının kendi Sahil Güvenliklerinin yanı sıra AB Sınır Muhafaza Gücü-FRONTEX’in gemilerince korunması, sığınmacıların Türkiye karasularına sürüklenip boğulmaya bırakılması gibi gizli olmayan pek çok uygulama geri kabul anlaşmalarının çok hayati insan hakları sorunları doğurduğunun da göstergesidir.

Dördüncüsü, Türkiye göçmen kaynağı olan ülkelerle ikili Geri Kabul Anlaşması yapamadığı için Avrupa’dan gelenlerin çok uzun zaman boyunca konaklayacağı bir ülke olacaktır. Üstelik vatanını kabul etmeyenler ya da vatansızlar da Türkiye’ye gönderilecek. İlk etapta 5 milyon kişinin barındırılması gerekecek. Merkezlerde tutulduğu sürece sığınmacıların masraflarını Türkiye üstlenecek. Bu kişiler için sokaklarda dilenmeye mecbur kalmayacakları bir ortamın yaratılması da gerekecek.  Bunun ciddi bir mali, hukuki, siyasal ve sosyal külfeti olacak ve ülkenin buna hazır olduğunu söylemek çok zor. Türkiye bir göçmen tampon bölgesi olacak ve bu ülke buna da hazır değil.

Brüksel Zirvesi’nden çıkan sonuç AB’nin Türkiye'yi gelecekteki ortağı olarak görmediği ve beğenmediği, istemediği insanları muhafaza edilmek üzere göndereceği toprak parçası olarak kullanmak istediğini gösterir. AB’nin Türkiye’ye vize kolaylığına karşılık Geri Kabul Anlaşması’nı kabul ettirmesi, AB için önemli bir başarı ama Türkiye için değil... Yapılan açıkça AB lehine imtiyaz anlaşmasıdır. Bu haliyle Kapitülasyonlardan neredeyse bir farkı da maalesef bulunmuyor. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı böyle rezil bir anlaşma yapılmadı. Yapılması gereken Avrupa Mahkeme kararlarındaki lehe durumun yargısal anlamda zorlanmasıdır. Bu yapılırsa, serbest dolaşım hakkı elde etmek için başka insanların hayatlarını konu alan Geri Kabul Anlaşmaları imzalamak zorunda kalmayız. Üstelik Geri Kabul Anlaşmalarını uygulamakta AB’yi tatmin etmemektedir. Bunun dışında yerine getirilmesi gereken 72 kriter daha vardır.

Bütün bunların dışında Avrupa Birliği, Türkiye’den geçerek AB ülkelerine sığınan 530 bin mülteciyi Türkiye’nin “ Geri Dönüş Anlaşması çerçevesinde”  geri almasını şart koşmaktadır. AB, Türkiye’yi Asya ve Afrika ile arasında “tampon bölge” haline getirmeyi hedeflemektedir. Bu 530 bin mülteci için ise Türkiye’ye 3 milyar Avro önerilmektedir. Akdeniz sularında 2 yılda 3000 insan hayatlarını yitirirken, insan hakları şampiyonu Avrupa Birliği Komisyonu Birinci Başkan yardımcısı Frans Timmermans, “insanları  orada tutmak ve  onlara orada yardımcı olmak Avrupalı vergi mükellefleri için daha ucuz” diyecek kadar, düşük bir  seviyeyi temsil etmektedir. AB’nin yaptığı işin utanılacak bir iş olduğunu “AB ülkelerinin ortak çıkarlarına dayanan bir anlaşma sağlamanın utanılacak bir yanı olmadığını söyleyerek açıklamaktadır.   

Türkiye’de halen 2.5 milyon mülteci vardır. Kabul edilecek olanlar ile bu sayı 3 milyona çıkacaktır. Türkiye’nin nüfus ve ekonomik büyüklüğünde bir ülkenin böyle bir nüfusu kabul etmesi mümkün değildir. Türkiye ile sınırdaş olan ve iç savaş yaşayan ülkelerden gelen bu nüfus iç savaşların da Türkiye’ye taşınmasını kolaylaştırmaktadır. Mülteci akını Türkiye’yi bir etnik savaş cehennemine dönüştürme potansiyeline sahiptir. Bazı kentlerimiz daha şimdiden Türk kimliklerini yitirmişlerdir. Bazı kentlerimizde nüfusun  %  25’ini aşan oranda mülteci nüfusu oluşmuştur. Başbakan Davutoğlu, AKP Hükümet programının kabulü sonrasında yapmış olduğu teşekkür konuşmasında bu sorumsuz ve dengesiz mülteci politikasının olanca hızı ile devam ettirileceğinin işaretlerini vermiştir.   

Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP iktidarı tarafından Türkiye çok boyutlu bir istikrarsızlığa sürüklenmektedir.